Kafamı uzun süredir kurcalayan bir soru var.
Dil narin bir çiçek gibi mi korunmalı? Nesli tükenen bir hayvan gibi dış etkilerden arındırılıp kendi hâline mi bırakılmalı? Yoksa tek derdi anlaşmak olduğuna göre, üzerinde istediğimiz her müdahaleyi yapabilir miyiz?
İki tarafın da inandırıcı bir hikâyesi var. Ben bu yazıyı bir tarafı seçmek için değil, ikisinin de zorda kaldığı bir noktayı anlatmak için yazıyorum.
O nokta tek bir kelime: okul.
Uydurma sanıyordum
Yıllarca şöyle düşündüm: “okul” uydurma bir kelime. Türkçede yoktu, 1930’larda oturup ürettiler, “mektep” yerine koydular. Uydurma ama tuttu, anlaşılıyor, fena da olmadı. Dil müdahaleye açıktır diyenlerin elindeki en iyi örnek.
Yanlışmışım. Gerçek hikâye çok daha ilginç.
Kelimenin izini sürdüğünüzde şunu buluyorsunuz: “okul” Fransızca école’den esinlenerek türetilmiş. Nişanyan Sözlük bunu açıkça yazıyor: serbest çağrışım yoluyla Fransızcadan alınmış, sonra Türkçe “oku-” köküne yaslanarak yerli görünecek biçimde kurgulanmış.
Takvim de duruyor. Haziran 1934’te “okulağ” ve “okula” önerilmiş. Aralık 1934’te Mülkiye’ye Sıyasal Bilgiler Okulası adı verilmiş. Mayıs 1935’te bugünkü yazımında karar kılınmış. Urfa ağzında “okulağ” diye bir kelime bulunduğu iddiası var ama tartışmalı.
Şimdi durun ve şuna bakın.
Arapça kökenli bir kelimeyi (mektep) dilden çıkarmak için kurulan düzenek, yerine Fransızca bir kelime koymuş ve onu Türkçe görünecek şekilde giydirmiş.
Bu ikisini de zora sokuyor
Korumacıya zor geliyor, çünkü korunacak “saf” bir şey yok. 1930’da savunulan dil, yüzyıllardır Arapça ve Farsça ile örülmüş bir dildi. Devrimi yapanlar da saf bir kaynağa dönmediler, başka bir yerden aldılar. Yani tartışma hiçbir zaman “yabancı kelime girsin mi girmesin mi” olmadı. Hep hangi yabancı kelime olduğuydu.
İşlevselciye de zor geliyor, çünkü müdahale “nasılsa anlaşılıyor” diye yapılmadı. Bir yön tercihiydi. Doğunun kelime havuzundan çıkıp Batınınkine girmekti. Ve işe yaradı: bugün “okul” diyen kimse Fransızca konuştuğunu düşünmüyor, kelime tamamen bizim oldu. Ama olan şey sadeleşme değil, yer değiştirmeydi.
Üç medeniyet, üç isim, aynı bina
Bir ayrıntı daha var, çok hoşuma gidiyor.
- Mektep Arapça k-t-b kökünden gelir. Aynı kökten kitap, kâtip, mektup. Yani mektep, yazılan yer demek.
- Okul, “oku-” köküne yaslanıyor. Yani okunan yer.
- École Latince schola, o da Yunanca scholē’den gelir. Scholē’nin ilk anlamı okul değil: boş vakit, işten geri durma, çalışmak zorunda olmama.
Aynı binaya üç medeniyet üç ayrı isim vermiş. Biri yazmaya, biri okumaya, biri çalışmak zorunda olmamaya bakmış. Yunanlıya göre öğrenmek, karnını doyurmak zorunda olmayanın yapabildiği şeydi.
Kelimeler böyle şeyler taşıyor. Bir kelimeyi attığınızda sadece sesi atmıyorsunuz.
Devrimin kendini durduran teorisi
Dil Devrimi’nin en tuhaf bölümü de burada.
1932’de başlayan sadeleştirme öyle hızlandı ki yazı dili çökme noktasına geldi. Atılacak kelime listesi büyüdükçe, karşılığı olmayan boşluklar çoğaldı.
1935’te ortaya Güneş Dil Teorisi çıktı: dünyadaki bütün dillerin kökeninde Türkçe olduğu iddiası. Bilimsel olarak tutar tarafı yok, bugün kimse savunmuyor.
Ama sonucuna bakın. Madem bütün diller Türkçeden geliyor, o hâlde Arapça, Farsça ve Batı kökenli binlerce kelime de zaten Türkçedir. Atmaya gerek yoktur.
Yani yanlış bir teori, doğru işi yaptı. Sadeleştirmeyi durdurdu ve yerleşmiş binlerce kelimeyi dilde tuttu. Bugün rahatça kullandığımız pek çok kelime, bilimsel olarak saçma bir fikrin gölgesinde hayatta kaldı.
Buna ne diyeceğimi hâlâ bilmiyorum. Amaçla araç birbirine bu kadar karıştığında, “doğru” nedir?
Alfabe: defteri dürüst tutalım
Aynı hesap alfabe için de geçerli. 1928’de harfler değişti. Kazanç ve kayıp tarafını dürüstçe yazalım.
Kayıp gerçek. Dedelerimizin mezar taşını okuyamıyoruz. Bir asır öncesinin gazetesi, defteri, tapusu bizim için kapalı bir kutu. Bir toplumun kendi yakın geçmişiyle bağını bu kadar hızlı kesmesi küçük bir şey değil.
Ama bir şeyi atlamayalım: okuma yazma oranının çok düşük olduğu bir ülkede, o mezar taşlarını zaten halkın büyük çoğunluğu okuyamıyordu. “Kaybettik” derken, hiç sahip olmadığımız bir şeyi kaybetmiş gibi konuşma riski var.
Kazanç da gerçek. Aynı alfabeyi kullanmak Batıyla temas maliyetini düşürdü. Yurt dışındaki Türkün önündeki eşiği alçalttı.
Ama burada dikkatli olmak lazım. Batıdaki Türklerin ticarette başarılı olmasını alfabeye bağlamak, kurduğum cümleden daha güçlü bir iddia olur. Göç, sanayi, akrabalık ağları, sermaye, tesadüf - hepsi işin içinde. Alfabe bir kolaylaştırıcıdır, sebep değil. Kendi tezimi olduğundan büyük göstermek istemiyorum.
Peki ne yapmalı?
Şuraya geldim: dil ne korunacak bir çiçek, ne de istediğin gibi yontacağın bir alet. Dil bir kayıttır.
İçindeki her yabancı kelime bir temasın kaydıdır. Raks yerine dans demek, Doğuyla olan bağın yerini Batıyla olanın aldığının kaydıdır. Kelimeleri silmek, o kaydı silmektir. Kelime uydurmak da yeni bir kayıt açmaktır - “okul” örneğinde olduğu gibi, bazen niyet ettiğinizden farklı bir kayıt.
Asıl yanılgı, bu kaydın yazarının biz olduğumuzu sanmak. Değiliz. Bir kelimeyi kimse tek başına tutturamaz, kimse tek başına öldüremez. Okul tuttu; aynı dönemde önerilen yüzlerce kelime tutmadı ve bugün kimse adlarını bilmiyor. Karar veren kurul değil, konuşan insandı.
Ben blog yazan bir adam olarak kendime şu kuralı koydum:
Okurun anlayacağı kelimeyi kullan. İki kelime de yaşıyorsa, daha çok şey taşıyanı seç. Ne “öz Türkçe” diye anlaşılmayan bir kelimeyi zorla, ne de bilgiç görünmek için Osmanlıca bir kelimeyi sırıtacak yere koy. İkisi de gösteriştir ve gösteriş, anlatmanın önüne geçer.
Dilin tek işi anlatmak. Gerisi bizim ona yüklediğimiz duygu. O duygu değersiz değil - ama dilin kendisi değil.
Bu konuyu daha derine indirmek isterseniz Sevan Nişanyan’ın aforizmalarından bir seçki buraya da yazmıştım. Kelimelerin soyağacını çıkarma işini en iyi yapan adamlardan biri.
Bir de itiraf: bu yazıya “okul uydurma bir kelimedir” diye başlayacaktım. Kaynağa bakınca öğrendim ki uydurma değil, ithal. İnsanın kendi örneğinin tezini bozması güzel şey. En azından yazının gerçekten bir yere vardığını gösteriyor.