
Başkanım, başkanım
Denizli’de Bayramyeri’nden sık geçenler onu tanır. Kalabalığın arasında bir kadın, yanından geçenlere tek bir kelimeyle sesleniyor: “Başkanım, başkanım!” Garip olan şu: İnsanlar dönüp bakıyor.
Kadın yardım istiyor, “çocuk okutuyorum başkanım” diyor. Bir insanın oraya nasıl düştüğü, hayatının ne kadar zor olduğu, ona “başkanım” dediği için değil yardıma muhtaç bir insan olduğu için bakmamız gerektiği; bunlar ayrı bir yazının konusu. Burada beni düşündüren şey, onun keşfi.
O kadın bu toplumun en etkili hitabını bulmuş. “Abla” dese kimse dönmez, “beyefendi” dese yarısı duymaz. Ama “başkanım” dediğinde insanlar, bir an da olsa, “beni mi kastetti?” diye dönüyor. Bence o kadın, toplumun zaafını hepimizden iyi okumuş.
Bir ülke dolusu başkan
Sonra düşündüm: Dönmek için gerçekten epey sebep var. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’de 100 binden fazla faal dernek var; her birinin bir başkanı. Buna siyasi partilerin il ve ilçe başkanlarını, kadın ve gençlik kollarını, şirketlerin yönetim kurullarını, okul aile birliklerini, odaları, kooperatifleri ekleyin. Kalabalık bir meydanda “başkanım” diye seslenmek, artık neredeyse istatistiksel olarak isabetli bir atış.
Unvan da para gibi: çoğaldıkça değer kaybediyor. Ben buna başkan enflasyonu diyorum.
Mesele yalnızca unvanlar da değil. LinkedIn’de üç kelimeyi yan yana getirebilen herkes gençlere hayat dersi veriyor, özlü sözler paylaşıyor, hayata meydan okuyor. Kamyonların arkasındaki yazılar bile birer duruş beyanı. Her yerde aynı hava esiyor: Ben oldum, ben kendimi gerçekleştirdim.
Herkes başkan, kimse takım değil
Bunun iyi bir tarafı da var. Unvanın birkaç kişinin tekelinde olmaması, hiyerarşinin yataylaşması bir tür demokratikleşme sayılabilir. İnsanların kendine güvenmesi, geleceğe umutla bakması da kötü bir şey değil.
Ama bu özgüvenin bir ölçüsü yok. Kıyas yaptığımız tek şey birbirimiz. Aynaya bakıp “aynadakinden daha iyiyim” demek gibi. Oysa hepimiz aynı gövdenin parçalarıyız.
Asıl kayıp burada. Unvanlar çoğaldıkça ortak bir şeyin parçası olma duygusu azalıyor. Kimse “derneğimiz toplumu neden değiştiremedi?”, “şirketimiz neden rakiplerinin gerisinde?”, “bu konularda neden hâlâ bu kadar geriyiz?” diye sormuyor. Herkes kendi küçük kürsüsünde, kendini kıskandığını düşündüğü gözlere ne kadar iyi durumda olduğunu göstermekle meşgul. Bireysel vitrinler parlıyor, ama toplumun kendisi aynı hızla parlamıyor. Hak edilmemiş bir özgüvenin içinde yaşıyoruz.
Bir kum tanesinin kibri
Bunun acı bir ironisi var. Bilim ilerledikçe evrendeki yerimizi daha iyi görüyoruz: sayısız yıldızın arasında, sıradan bir galaksinin kenarında, bir kum tanesi. Bu bilginin bizi daha mütevazı yapması gerekirdi.
Olmadı. İnsanı eşref-i mahlûkat sayan inançlar bile onu bir sorumlulukla birlikte yüceltmişti. Bugün biz kendimizi sorumluluk olmadan yüceltiyoruz. Seküler, bilimsel çağın insanı kendini hiç olmadığı kadar önemsiyor. Kibrin en büyük günah olduğu söylenir; bu çağ onu en yüksek perdeden yaşıyor.
Belki bu yazının kendisi de bir tür övünme. “Bana biri başkanım dese başkasını kastettiğini düşünürüm” demek de sonuçta bir duruş sergilemek. Bu riski kabul ediyorum.
Ama bir dahaki sefere Bayramyeri’nden geçerken o ses yükseldiğinde, dönüp bakmadan önce bir saniye duracağım. Çünkü o seslenmeye dönen herkes aslında kadına değil, kendine bakıyor.
Kaynak: Anadolu Ajansı, “Türkiye’de 100 binin üzerinde dernek bulunuyor”